TEMMUZAGUSTOS2026 Zekeriya Şimşek
Türkiye’nin Belediyecilik Serüveni: Fârâbî Perspektifli Bir Değerlendirme
Türkiye’nin Belediyecilik Serüveni: Fârâbî Perspektifli Bir Değerlendirme Gün geçmiyor ki belediye kapsamlı bir operasyonla, bir gözaltı haberiyle uyanmayalım. Kanıksadık! Belediyecilik, halkın yönetime doğrudan katıldığı en demokratik alan. Platon (MÖ 428-348), “Şehir kurmak erdemdir,” der; Fârâbî (MS 870-950) “erdemli şehri” odağına alır. Şehri, belediye yönetir. Hukukî çerçevesiyle belediye; il ve ilçelerde halkın ortak ihtiyaçlarını (ulaşım, su, imar, çevre yönetimi vb.) karşılamak amaçlı yöneticileri seçimle belirlenen idarî ve malî özerkliğe sahip kamu tüzel kişisi. 1789 Fransız İhtilâli sadece monarşiyi yıkmakla kalmamış, belediyeciliğin de temellerini atmıştır. Öncesinde şehirler, kral adına aristokratlar tarafından yönetilir, halk yönetime katılamaz iken “Egemenlik milletindir” düşüncesinin yayılmasıyla yerel yönetim anlayışı da sil baştan oluşmuştur. Seçilmiş belediye meclisi, şehir yönetimini şekillendiren halk iradesi, mahalle temsil sistemi, yerel bütçe anlayışının benimsenmesi, şehrin gelir ve harcamalarının ihtiyaçlara göre planlanması vb. uygulamalar dönemin kazanımlarıdır. Belediyeciliği kurumsallaştıran ikinci tarihî süreç ise 1848 Avrupa Devrimi. Avrupa’nın dört bir yanında yeşeren halk hareketleri anayasa ve özgürlük talebi üretmesinin yanında, yerel yönetimlerin güçlenmesini hızlandırmıştır. Belediye, merkezî devletin taşradaki uzantısı olmaktan çıkmış ve halkın gündelik yaşamını doğrudan etkileyen en önemli yerel kurumuna dönüşmüştür. Cumhuriyetimizin belediyeciliği 1930 tarih ve 1580 sayılı kanuna dayanmaktaysa da 2012 tarih ve 6360 sayılı Büyükşehir Yasası, tarımda sonun başlangıcı (ki köyü yok etmiştir) olduğu kadar içinde bulunduğumuz durumun da tetikçisi. Belediyecilik, Türkiye siyasetinin finansman kurumudur. Altın yumurtlayan tavuktur. Hatta bire on, bire yüz, bire bin verir. Bereket pınarıdır. Seçimi, seçileni ve seçmeni finanse eder, ki daha ne yapsın(!) Bugünün Türkiye’sinde büyüklüğü ve partisi ne olursa olsun herhangi bir belediyede akçesiz bir iş/işlem (ruhsat, işe girme, kiralama, ihale vb.) yap(tır)mak zor zanaat olmakla birlikte “yangına elekle su taşıyan” seçmenin ta kendisidir; yani sen/ben/biz! Belediyeler, günbegün yozlaştırdığımız kurumlarımız arasında açık ara birinci. Siyasette değişmeyen popülist eğilim olarak oturduğu koltuğa yapışmak, belediyecilikte de geçerlidir. Bu amaç üzere koltuğunu korumak uğruna durumsal pozisyon almak esastır! Ciddî kaynak ve bütçe kullanma yetkisine sahip yerel yöneticiler, yatırım ve harcama tercihlerine ilişkin karar ve uygulamalarını pozisyonlarını korumak ve nemalanmak odaklı şaibeli alanlara kaydırmakta; özenle şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat ilkelerinden uzakta konumlanmaktadırlar. Gönül ister ki; Ak Parti, iktidarda kalabilmek kastıyla -tek yanlı- değil ülkemiz tarihine adını altın harflerle yazdırmak için “temiz toplum-temiz siyaset” meşalesini belediyecilik üzerinden ateşlesin! Kitle psikolojisini kendi çıkarlarına malzeme yapmaktan çekinmeyen iktidar, toplumun zaaflarını yöneterek kalabalıkları peşinden sürüklemek popülist siyaset aparatıyla yol almaktadır ve başarılıdır… İzmir, çocukluğumun İzmir’i değil, bunun üzerine çok söz söylenebilir. Elbette değişip dönüşecek her şey gibi, hiçbir şey aynı kalmayacaktır. Eskiye övgü düzmek (nostalji dedikleri), boş yapmaktır. Değişimin olumsuz etkileriyle kazanımları bir arada olacaktır da mesele, kâr/zarar cetvelinin neresinin ağır bastığıdır? Bir şehrin geleceğinde birincil unsur çocuklar ve yoksullar; ikincil unsur ise veri yönetimidir. “Akıllı şehir” gerekli midir? Gereklidir. Ya ahlâk? En az akıllı şehir kadar gereklidir. Ahlâk deyince; insana dair tutum/huy ve davranışların tümü olmakla birlikte bunların güzel tarafıyla ilgilidir. Her şehrin ahlâkı kendine özgü motifler taşır. İzmir tarih boyunca filozofların yurdu olmuştur, bunların hepsi İzmir’in aydınlanmasına bir şeyler katmıştır. Bugünse şehrin oligarşiye alet edilmesinin israf ekonomisine hizmet ettiği aşikâr. Verim ekonomisi şehir yönetiminin, şehir ahlâkı insan olmanın zirvesidir. Roma-Germen imparatoru Charles Quint (1500-1558), 1519’da “Lutetia non urbs, sed orbis/Paris bir şehir değil, bir Dünyadır” derken, Paris’in o gün bile diğer şehirlerden farklı olduğuna vurgu yapmaktadır. Paris’in 1853 tarihli arması, yelkenli bir gemi üzerinde beyaz zambaklar figüründen oluşur ve altında “Fluctuat nec mergitur/Dalgalar dövdü, ama batmadı” yazar. İşte, Paris’in sırrı! Alev Alatlı (1944-2024) belediyeciliğimize dair “İmar ruhsatı olan/alan bir müteahhit, şehrin ufkuna tecavüz ederken, yasal olarak suçsuzdur; ama yaptığı iş helâl değildir,” tespitiyle Paris’in sırrına uzaklığımızı veciz olarak ortaya koyarken; İzmir, amansız ve apansız çoğalıyor, büyüyor, gökdelen gökdelen, AVM AVM. Eskiden “taşra” diye bir yer vardı onu da kaybettik. Şehir merkez, taşra kırsaldı. Gelenek, görenek anlamlarıyla bir taşra kalmamıştır. Alan memnun, satan memnundur! Peki, Fârâbî yüzyıllar ötesinden bugün olan bitene dair ne söyler? 940’ların ortası, Bağdat. Abbâsî halifesi artık halife değildir; unvanı vardır ama kudreti yoktur. Vezirler birkaç yıl değil birkaç ay içinde yükselir, ardından tasfiye edilir. Şehir ise görünürde dünyanın merkezi, gerçekte çözülmekte olan bir düzenin sahnesidir. Bir zamanlar İslâm Dünyasının kalbi olan Bağdat, şimdi kendi ihtişamının enkazı üzerinde yaşamaktadır. Şehrin bir köşesinde yaşlı bir filozof masaya oturur ve yazmaya başlar. Yazdığı şey, etrafındaki Dünyaya benzemeyen, var olmayan bir şehrin tasviridir: Adaletle yönetilen bir düzen ve hakîkati bilen, onu hayata geçiren, halkını refaha taşıyan bir rehber. Etrafında iktidar parçalanmış, saray yozlaşmış, kamusal düzen çözülmüşken Fârâbî, olanı değil olması gerekeni yazar, gerçeğin karanlığında ideali inşa eder. Tarih onu Aristoteles’ten sonra gelen en büyük öğretmen olarak niteleyecektir; “el-Muallim es-Sânî”. Klasik biyografilerde o sıradan bir filozof olarak anlatılıp geçilirse de Fârâbî’nin yazdığı sadece hayalî bir şehir değildir; insanın nasıl yaşaması ve bir toplumun hangi ilke üzerine kurulması gerektiği sorusuna yüzyıllardır aşılamayan bir cevaptır. Fârâbî’nin felsefî düşüncesinin siyasal sonucu açıktır; erdemli şehrin yöneticisi hem filozof aklına hem de peygamber ilhamına sahip olmalıdır. Fârâbî, düşüncesini çatışma diliyle değil, katmanlı ve ihtiyatlı bir anlatımla kurar. El-Medînetü’l-Fâzıla (Erdemli Şehir) kitabı, Fârâbî’nin siyaset felsefesinin merkezindedir. Başlığı, Platon’un “Devlet”ine açık bir göndermedir, ancak o yalnızca ideal düzeni tarif etmekle kalmaz, ideal-dışı siyasal biçimleri de sistematize ederek sınıflandırır. Yalnızca “iyi nedir” diye sormaz, “kötü hangi biçimlerde ortaya çıkar” sorusuna da cevap arar. “Erdemli Şehir”in hedefi toplumsal refahtır. Ama burada kastedilen bireysel haz ya da maddî refah değil, insanın aklî yetisini en yüksek düzeyde gerçekleştirme kazanımlarıdır. Aristotelesçi düşüncenin İslâm felsefesiyle koalisyonudur bu: Mutluluk, aklın kemâle ermesidir ve bu kemal ancak toplumsal hayat içinde mümkündür. İnsan tek başına yaşayabilir ama kemâle başkalarıyla birlikte ulaşabilir. Bu yüzden erdemli şehrin başında nasıl biri olacaktır/olmalıdır sorusunun cevabı ne Platon’un filozof-kralına ne de tarihsel hilafet modeline indirgenebilir. Onun ideal yöneticisi daha fazlasıdır. Fârâbî bu ideali belirli bir tarihsel kişiliğe doğrudan bağlamaz; isim verilmemesi, modelin tarih-üstü kalmasına olanak tanır. Fârâbî’nin asıl özgünlüğü ideal düzende değil, ideal-dışının tasvirindedir. Erdemli şehrin karşısına bir dizi “cahil şehir” tipi koyar. Sadece hayatta kalmayı amaçlayan “zarurî şehir”; serveti adaletin yerine geçiren “nedâlet şehri”; itibarı hakîkatin önüne koyan “şeref şehri”; tahakkümü tek amaç haline getiren “tasallut şehri”; özgürlüğü sınırsızlaştırarak ortak ölçüyü dağıtan “hürriyet şehri”. Bu tasnif, geniş bir siyasî-ahlâkî tipoloji sunar: Geçim derdiyle ufku daralmış toplumlar, serveti adalet sayan rejimler, itibarı hakîkatin önüne koyan iktidarlar, çıplak tahakküm üzerine kurulu yapılar ve özgürlüğü ölçüsüzlükle karıştıran topluluklar… Fârâbî’nin bin yıl öncesinden çizdiği tablo, bugün içinde debelendiğimiz manzarayı anlamak adına şaşırtıcı ölçüde yol gösterici değil midir? Bilgesini bulamayan her şehir, hantaldır, zayıftır, yitiktir. Onun şehir tasnifleri, bugünkü yerel/siyasal yapıları tartıya çıkarma kolaylığı sağlamaktadır. (Fârâbî’nin siyaset felsefesi, tabii ki eleştiriden muaf değildir.) Burada odak, yöneticinin eşit kapasite dağılımıdır/ihtiyacıdır: %50 yetenek, %50 ahlâk. Şehrini götürdüğü yeri, kapasite sapmaları belirlemektedir. Aradan bin yıldan fazla zaman geçmiştir. Ve “erdemli şehir” hâlâ yazıldığı masanın üzerinde duruyor. Belli ki, kimse onu ciddiye almamıştır; vakıflar üzerinden aklamalar, şirketleşerek kamu denetimi dışı iş tutmalar, ihale usulsüzlükleri, bankamatik memurlar ve danışmanlar, hemşericilik oynayan derneklerle “al gülüm ver gülüm” ilişkiler… daha neler… (1) Belediye terminolojisinin sembol kişisi “zabıta” neden hepimizde hemencecik bir başka sözcüğü çağrıştırır? (2) Belediyelerin “imar/yapı denetim” birimlerinin makamda “olmaz” dedikleri sahada nasıl “oluverir”? (3) Bu birimlerin başkandan habersiz iş görmeleri mümkün müdür? (4) Dünya, yapay zekâ ekonomisiyle dönüşürken Türkiye belediyeciliğinin “kaldırım taşı” ve “şirket kurma” ikilisiyle bitmeyen aşkı kime ne faydadır? (5) Hani biz Dünyayı çocuklarımızdan emanet almıştık? “Şehir ahlâkı”, Fârâbî’nin erdemli şehrinden “akıllı şehir”e her işin olmazsa olmazıdır. Yoksa, şehrin yok hükmündedir! Peki, erdemli şehrin hammaddesi “erdemli insan” nerededir? Erdemli insan; -güncel ironik söylersek- siyaset sahnesine adım attığı günle havlu attığı gün arasında tapu sayısı değişmeyendir. Ve kayıptır. Arayanı, soranı da pek yoktur. İzmir (ve ülkemiz) bir sorunlar yumağıysa da çözümleri vardır ve inanın basittir. Seçmen, şapkasını önüne koyup düşünmeksizin tüm sorunların çözümünün elinde/oyunda olduğunu biliyor; yeter ki, elini vicdanına koymalı deyince ne yapacağını şaşırmasın! Adamın biri, yolunun üzerindeki dilenciye dikkat kesilir; bir gün kördür, bir gün topal, bir başka gün sağır-dilsiz… Şaşkınlık içinde sorar: “Yahu, sen her gün bir başka yerini mi sakatlıyorsun?” Cevap inovatiftir: “Ne yapayım beyim, müşteriler yenilik istiyor!” Kıssanın İzmir ile ilgisi yoktur, ama hissenin seçmen ile ilgisi kesindir. ISO 9000 Kalite Belgeli -dilencilik olmadığı gibi- hemşerilik (siz seçmenlik diye okuyun) yoktur. Yani İzmir bizden bağımsız güzel. ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ-1: İzmir dâhil en küçük ilçesinden en büyükşehrine, bu kadar kaotik sorunlarla (borç ve şaibe bataklığı) bagajı yüklü belediyelere (kayyum ya da vekil olmak dâhil) “Başkan” seçilmek hizmet aşkıyla, yurdum insanlarının kendilerini parçalamaları ve birbirlerini yemeleri beni çok ama çok duygulandırıyor, ya sizi? ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ-2: İzmir’de (siz Türkiye olarak okuyun) birer imar kirliliği popstarı olarak kaçak “ecüş bücüş çatı katı” olmayan apartman/otel/işhanı var mıdır? ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ-3: Belediye müteahhitliği, belediye iş takipçiliği, bankamatik belediye memurluğu gibi mesleklere başka ülkelerde rastlanabilir mi? Belediyeler, dünden bugüne Türkiye’nin bataklığıdır. “Obez belediye”ciliğin yapıtaşlarını (yolsuzluk, iltimas, nepotizm, rant kollayıcılığı, israf, lüks, şatafat, kuralsızlık, adrese teslim ihalecilik…) 7’den 77’ye hepimiz biliriz de mış gibi yapmak ata sporumuzdur. Seçmen, “Allah Baba” ve “Devlet Baba” narkozlarının etkisinden çıkamadığı sürece “yaşanabilir/erdemli şehir” bir ütopya olarak kalacaktır. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve adalet olmazsa olmaz, olmuyor, olmayacaktır. Tespit yeni mi, hayır! Fârâbî hâlâ geçerli mi, evet! Ve minik bir parantez: Fârâbî’nin “erdemli şehir”i bir minik devlet prototipidir. “OECD-Organisation for Economic Co-operation and Development/Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü” (K.T.1948, Merkezi Fransa/Paris, oecd.org), “2026 Büyüme ve Rekabet Gücünün Temelleri” raporunun, Türkiye ekonomisinin gelişmiş ülkelerle arayı kapatma potansiyeline sahip olduğuna, ancak bunu gerçekleştirebilmesinin kapsamlı yapısal reform şartına bağlı olduğuna dikkat çekmesini kulaklara küpe bir not olarak buraya bırakıyorum. “İki kutsal geliyor şehre: Barış ve aşk.”* Dize Mahmud Derviş’e (1941-2008) ait. İzmir’e özel düzeltiyorum: İki kutsal kaçıyor şehirden: Saygı ve sevgi. *(Çeviri: İ.Hakkı Suçin)